15 Şubat 2011 Salı

TADİLAT,TADİLAAAAAT!!!!!

Evimize taşındık. Taşınmasına taşındık da,hala göçebe şekilde yaşıyoruz.Hooooop bir yukarı, hooooop bir aşağı.... Bi annemlerdeyiz,bir bizde.... Çünkü ev hala tadilatta... Daha biteceği de yok. "Taşınmadan yaptırsaydın ya ne yaptıracaksan" dediğinizi duyar gibiyim , ama olmadı işte, daha fazla kira ödemeyelim, oraya ödeyeceğimize tadilat için ayırırız o parayı dedik ve hem biz, hem de annemler taşındık.Şimdi de tadilatın keşmekeşliği içinde geçiriyoruz günlerimizi...
           
           Aslında hem zor, hem de güzel... Zorluğu; her an elinde süpürge-vileda-toz bezi üçlüsüyle dolaşman gerekiyor,ama nereye kadar... Bir süre sonra salıveriyorsun ipin ucunu, "aman canııım ,birazdan yine kirlenecek,silmenin ne anlamı var şimdi" diyerek bu kısırdöngüye ayak uydurmaya başlıyorsun, bir yandan da yine için rahat etmiyor ,için içini yiyor, hadi sileyim yine diye içini rahatlatmaya çalışıyorsun. Evde devamlı bir o yana bir bu yana gezinen adamlar, gürültü,patırtı, dağınıklık v.b..... Güzelliği ise; tasarımın sana ait olması( tabii biraz da paraya bakıyor seçmek zorunda kaldığın şeyler. Gide gide de en pahalılarına takılmıyor mu gözüm.... ) Mutfak dolaplarının renkleri,kullanılacak malzeme, modeli, kulpları,tezgahı,seramikleri,tavan aydınlatmasının tasarımı,avize seçimi,duvar kağıtları....bitmez bu bitmez.....Ben seve seve dolaşıp seçerim,ama eşim bir süre sonra isyan bayrağını çekiyor,hadi artık karar ver diye....

         Bazen de evdeki hesap çarşıya uymuyor,tasarlanan şeyler istediğim gibi uygulanmıyor, söz verilen zamanda bitmiyor,akla gelmedik aksilikler birbirini kovalıyor...falan ...

      Velhasıl, ev sahibi olmak da hem güzelmiş, hem de bir o kadar zormuş, seneye kadar biter mi tadilat bilmem, ben bu şekilde daha ne kadar sinirlerim altüst olmadan yaşarım onu hiç bilmem....

17 Ocak 2011 Pazartesi

Amerika mı, İstanbul mu?

              
        Yıllardan beri eşimle şikayetçi olduğumuz, kendimizce çözüm üretmeye çalıştığımız, çalıştıkça her seferinde şaşkınlıkla geri dönüş alamadığımız, ancak yine de çabalamaktan yılmadığımız bir konuyu ele alıcam.
      Sabah "Doğan Cüceloğlu'nun resmi web sitesini inceliyorken rastladım aşağıdaki yazıya.
          "Amerika’dan dört misafirimiz geldi; güzel bir Eylül günü, Bir Bodrum koyunda, teknede oturduk, eşim Yıldız’la birlikte, altı kişi sohbet ediyoruz.
           Sharon, altmış yaşlarında, Annesi, babası Amerika’ya İtalya’dan gelmiş. Kocası Robert, karısından belki iki yaş ilerde, onun da anası babası İtalya’dan gelmiş. Her ikisi de New York’ta doğup büyümüşler. Bill, otuz yedi yaşlarında annesi Amerikalı, babası bir Akdeniz ülkesinden, Suriye olabilir ve Diane, otuz iki yaşlarında, Sharon ve Robert’ın kızı; Bill ve Diane iki yıllık evliler.
Sharon , “Ben küçük kızken, Pazar aile günüydü. Kiliseye giderdik, daha sonra tüm aile birlikte yemek yerdik ve yakınlardaki amcalara, halalara, dayılara, teyzelere gidilirdi. Bütün dükkânlar kapalı olurdu. İstesen de alışveriş yapamazdın. Televizyon yoktu.”
Bill: “O ziyaretlerin çoğu, gitmezsek ayıp olur, ziyaretleriydi. Şimdi artık insanlar gerçekten istiyorlarsa gidiyorlar.”
Robert: Herkes birbirine yardım ederdi; hatta bazı aileler kendi çocuklarından önce amca ve halalarına yardım etmekle yükümlüydü. Büyük baba ve büyükanne çok ciddiye alınır, onların istekleri yerine getirilirdi.
Diane: Amerika’da şimdi üç şey önemli: Bunlardan birincisi, iyi para kazanmak ya da iyi para kazanıyor olarak görünmek. İkincisi, mutlu görünmek. Mutlu ol ya da olma, o pek önemli değil, ama mutlu görünmek zorundasın. Üçüncüsü de, iyi bir aileye sahibi olmak. Birlikte yaşadığın eşin ve çocuklarınla birlikte mutlu bir hayatın olduğunu göstereceksin.
Yıldız: Bana öyle geliyor ki, bütün o mutlu görünme çabasının altında Amerika’da çok yaygın bir yalnızlık var. İnsan sorunlarla boğuşurken dertleşebileceği, içini dökebileceği kimseyi bulamıyor orada. Nereden biliyorum? Otuz iki yaşlarında orada öğretmenlik yapan bir Türk bayan var; hayatında zorluklarla karşılaştığı zaman konuşacak kimseyi bulamadığını söylüyor. Amerika’ya gittiğim zaman elde ettiğim genel izlenimler de onun söylediğini doğrular yönde. Sanki, yakın dostluklar oluşamıyor, orada.
Diane: İnsan sorunlarını paylaşmak ve o sorunlardan kurtulmak için terapi amaçlı uzmana gidiyor, ama kanımca o yalnızlıktan kurtulmak için terapist bir çare değil.
Sharon: Şimdi herkes televizyonun karşısında başka bir arkadaş yerine televizyonu seçmiş durumda. Ama iyi bir arkadaşın yerini televizyon tutabilir mi? Her insanın içini dökebileceği iyi bir arkadaşa ihtiyacı var.
Robert: Ben diğer insanların sorunlarını çözmeye yönelmiş biriyim. Öyle yetiştirildim. Evet, diğer insanların sorunlarını çözmeye yöneliyorum, ama o sorunlar hakkında elimden bir şey gelmiyor. Yardım etmeye çalıştığım insanların çoğunun sorunları benim etki alanımın dışında kalıyor.
Bill: Bir insanın sorunlarını bir başkasının çözmesi ne kadar doğru? Bir kere çoğu kere o insanın sorunlarını bir başkası çözmez. İkincisi, çözebilse bile, gerçekten o insana yardım etmiş oluyor mu? O insana ancak kendi sorunlarını çözmesinde yardımcı olunabilir. Başkalarına yardım etmeye çalışırken gereksiz stres altına da girmiş olursun.
Robert: Aynen öyle, diğer insanların sorunlarını çözmediğim gibi, kendim de eve gergin ve stresli gidiyorum.
Bill: Ben eski günlerin güzel günler olduğu kanaatinde değilim. O günlerde insanlar üzerinde bayağı zorlama vardı. İnsanlar pek özgür değillerdi. Şimdi insanlar daha özgürler, gerçekten ailesiyle birlikte olmak isteyen insan şimdi daha bilinçli olmak durumunda. Ama ailesiyle birlikte olmak, arkadaşları ve dostlarıyla ilişki içinde olmak, ayıp olmasın diye değil, gerçekten istendiği zaman yapılabiliyor. Bilinçli insanlar ailenin ve arkadaşların değerini anladıkça kendi ortamlarını oluşturacak ve zorunlu olduklarından değil, kendileri istediği için özgürce ilişkilerini yapılandıracaklardır.
Sizlerle teknedeki bir sohbeti paylaşmak istedim. İnsanların kendi yaşamlarını yaşayamamaları, zorunluluk olduğu için ilişki kurmaları yanlıştır, diyerek bireyselliğe, kendi hayatını yaşamaya yönelmiş bir Amerikan toplumunda Sharon ve Robert eskiye özlem duyuyor. Genç kuşağı temsil eden Bill sorunun farkında, ama yeni bir bilinç gerekli, eskiye gitmek doğru değil, diyor.
Öyle anlıyorum ki, insanlık tarihinden bir sayfa daha açıldı. Belirli türden sorunları çözen bir kuşak, “oh biz bu sorunları çözdük, ne mutlu siz yeni kuşağa” derken, aslında farkına varılması birkaç kuşak alacak yeni sorunlara gebe bir sosyal yapıyı da aktarmaktadırlar. Bu yeni sorunların farkına varılması yıllar alacak ve daha sonra çözümü daha yeni bir bakış tarzını gerektirecektir. "


           Diyaloglar dikkatli okunmalı ve bundan gerekli ders çıkarılmalı bence.
          İstanbul'a geldiğimizden beri arkadaş edinme ve hayatı paylaşabileceğimiz insanlara ulaşma konusunda sıkıntıdayız. Örneğin; İstanbul'da oturduğumuz ilk evde karşı komşumuz bizim yaşlarımızda ,4 yaşında oğulları olan genç bir çiftti. Erkek çalışıyor,haftasonları evde, bayan ise ev hanımı,çocuğuyla ilgileniyordu. Yani öyle işten güçten,koşturmacadan başlarını alamayan kimseler değillerdi. Ara sıra kapıcı çöp toplarken zillere bastığında yüzyüze geliyor, kısa bir "iyi akşamlar" dan sonra kapıyı kapatıyorduk. Daha sonra komşumuzu çaya davet etmeye karar verdik, tam 8 ay boyunca bıkmadan (ve yüzümüz kızarmadan,biraz gurursuzca-gurur yapmak bu konuda ne kadar doğru bilemeyeceğim) davetimizi yineledik, 8. ayın sonunda lütfettiler çok şükür. Ondan sonra da görüşmeye devam ettik, ancak her görüşmemizde televizyonun karşısına geçip takip ettikleri diziyi açıp ona odaklanmalarındaki ısrar eşimle beni yavaş yavaş sinirlendirmeye başladı.Gecenin sonunda beraber ettiğimiz sohbet yok gibi birşeydi. Diziye bakıp bakıp yorumdan başka birşey yoktu ortada. Yeni evimize bir sene sonra taşındık ve artık biz görüşmek istemedik onlarla. Biz , hayatı paylaşacak kimselerle arkadaş olmak istiyoruz, diziyi paylaşmak değil amacımız. Kaldı ki, eşimin de benim de izlediğimiz bir tane bile dizi yoktur. Bu tür deneyimleri birçok kez yaşadık şu 4 yılın içinde. Şu an oturduğumuz binada da komşularımızı davet ettik, daha sonra selam vermekten ve aynı asansöre binmekten bile imtina eder oldular, gariplik bizde mi , onlarda mı çözemedik....
            Arkadaşlarımızın ve dostlarımızın çoğu Ankara'dalar. Kalbimiz onlarla,ancak insanın yaşadığı şehirde de arkadaşı, ahbabı olması gerek. Hafta sonları nereye gidelim, ne yapalım sıkıntısı yerine, kiminle görüşelim sıkıntısı çekiyoruz.
          Yukarıda,Doğan Cüceloğlu'nun yazısında kırmızıyla işaretlediğim yerler, özellikle dikkatinizi çekmek için işaretlendi tarafımca. Amerika'da üç şey önemliymiş,birincisi; iyi para kazanmak ya da kazanıyor görünmek. Peki bizde durum farklı mı? Anadolu'daki yaşamı bilemiyorum şu an, ama İstanbul'da da durum aynı. Kimle konuşursan konuş, hepsinin tuzu kuru, işleri gayet iyi, çoğu bir giydiğini bir daha giymez, evde yemek pişmez,dışarıda yenir ya da dışarıdan ısmarlanır, ama hemen hepsinin de kredi kartları borç batağındadır.Bir yandan gösteriş derdindeler, diğer yandan kimse benden beş kuruş yardım talep etmesin derdinde.
        İkinci önemli şey;Amerika'da mutlu görünmekmiş. Mutlu ol ya da olma, o pek önemli değilmiş, ama mutlu görünmek zorundaymışsın.Pekiiii İstanbul'da nasıl? Herkes işinden,eşinden,çocuklarından,yaşadığı yerden,yaşama şartlarından memnun,nasıl oluyorsa? Bakmayın siz öyle televizyonlarda trafikten, geçim derdinden, keşmekeşten yakınanlara. Yüzyüze gelin bakalım kimse yakınacak mı yüzünüze. Zaten şartları değiştirmek için de kimsenin bir çabası yok.
       Üçüncüsü de, iyi bir aileye sahibi olmakmış. Birlikte yaşadığın eşin ve çocuklarınla mutlu bir hayatın olduğunu gösterecekmişsin. Biraz önce de belirttiğim gibi, kimse eşiyle,çocuklarıyla,ana-babasıyla yaşadığı problemi birbiriyle paylaşmaz, sen anlatırsan kırk kapı duyar ama...Herkes en iyi eşe, en akıllı ve çalışkan çocuğa, en sorunsuz anne-babaya sahiptir. Keşke öyle olsa....

      Ben de İstanbul için Amerika'yla aynı sonuçları çıkarıyorum. Bence de tüm bu mutlu görünme çabalarının altında, yaygın bir yalnızlık yatıyor, hatta insanlar bunu benimsemiş durumdalar,rahatsız da değiller.Derdinizi paylaşabileceğiniz, içinizi dökebileceğiniz kimseyi bulamıyorsunuz, kimse de derdini zaten size anlatmıyor.Böylelikle de yakın dostluklar oluşamıyor,herşey yüzeysel,sadece bulunduğunuz anı ve mekanı paylaşıyorsunuz.Herkes televizyonun karşısında ,başka bir arkadaş yerine televizyonu seçmiş durumda. Ama iyi bir arkadaşın yerini televizyon tutabilir mi? Her insanın içini dökebileceği iyi bir arkadaşa ihtiyacı var.,
            Şimdi size soruyorum: İnsan ilişkileri açısından İstanbul'un Amerika'dan ne farkı var? Eğer bu medeniyetin bir sonucuysa; ben medeniyeti istemiyorum. Aslında medeniyetin değil yozlaşmanın sonuçlarını yaşadığımızı düşünüyorum....
                
      

12 Ocak 2011 Çarşamba

Mehtap Pasin Gualano
Şu sıralar, müdavimi olduğum bir blog var, "mevsimlerdenroma.blogspot.com" . Hayatıma renk kattı, hayatımı belli açılardan yola sokmama ve değiştirmeme ön ayak oldu, hala da oluyor. Mehtap Pasin Gualano'nun bloğundan söz ediyorum ve kendisinden. Hayatta insanın önünde sıkıştığı anlar için, ya da kendine çeki düzen vermesi için bir örnek olması birçok şeyi kolaylaştırır. İşte benim de böyle bir zamanıma denk geldi kendisiyle ve bloğuyla tanışmam. Tanışma diyorum, aslında ben onu tanıdım da onun henüz benim varlığımdan haberi yok, platonik bir tanışıklık bu, yaşadığımız mekanlar birbirine çooook uzak çünkü. Henüz varlığımdan haberdar olması için bir girişimim olmadı, belki de olmayacak, ama ben yine de onu çok sevdim. Bloğunu da...
             Bloğunda rastladığım bir yazı "Yılmaz Özdil" in yazısı çok hoşuma gitti, çok doğru olduğunu düşündüm, bizi bir kez daha silkeleyebilecek türden olduğunu düşündüm ve sizinle de paylaşmaya karar verdim, eminim siz de hak vereceksiniz, belki de siz de silkeleneceksiniz. Ne de olsa zararın neresinden dönsek kardır , değil mi?


"   GDO’lu diyet tarifleri - YILMAZ ÖZDİL

Haliyle panik halindesiniz... “Nasıl anlarız? Genetiği değiştirilmiş organizma yemekten nasıl kurtuluruz?” filan.

Şöyle...

Annaneniz öpülesi elleri parçalanırcasına, ovalaya ovalaya tarhana yaparken, siz, “Aman annane be, boş versene” deyip, marketten hazır çorba alıyordunuz ya... Annane rahmetli oldu ve siz, o tarhananın tarifini annaneden alıp, bir kenara yazmadınız ya... İşte o nedenle, siz, genetiği değiştirilmiş organizma yemekten kurtulamazsınız maalesef.

Ne verirlerse... Onu yiyeceksiniz.

Kız evlat yetiştiriyorsunuz, en iyi okullara gönderiyorsunuz... Piyano çalıyor, İngilizce konuşuyor, Grammy alanları tek tek biliyor. Bilmeli... Ama alt tarafı limon, şeker ve su kullanıp, limonata yapmasını bilmiyor! Yoğurdu çırpıp, ayran yapamıyor, ayran... İşte o nedenle, kızınız, genetiği değiştirilmiş meşrubat içmeye mahkûm maalesef... Torunlarınız da.

Zahmet edip sütlaç yapmadığınız için, kek yapmaya üşendiğiniz için... İçinde ne olduğunu bilmediğiniz gofretleri, mısır patlaklarını kemiriyor sizin oğlan! Hamur tutmayı, şöyle mis gibi ıspanaklı bi börek yapıp, çantasına koymayı bilmediğiniz için, hamburger bağımlısı oldu.
Tahin-pekmezi “köylü işi”, vıcık vıcık yağ fışkıran kremaları “modernite” sandığınız için, daha 10 yaşında ayıya döndü, yuvarlana yuvarlana yürüyor, tıkanıyor, merdiven çıkamıyor.

Size zor geliyor ama, zor mu evde yoğurt yapmak? İstanbul’un güneşi müsait değil, anlarım, zor mudur İzmir’de, Antalya’da, Adana’da evde salça yapmak?
Şikâyet edip duruyorsun, içine katkı maddesi konuyor, zorla beyazlatılıyor diye... İster tam buğday unundan, ister çavdardan, hakikaten zor mudur evde ekmek yapmak?
Bütün ailen kabız... Tonla para verip, abuk sabuk ambalajlı-meyveli saçmalıklardan medet umacağına, niye öğrenmiyorsun kabak tatlısı yapmayı?
Güya, çoluğunu çocuğunu düşünüyorsun, taze taze yesinler diye, pazara gidiyorsun... Eğri büğrü biberlere, doğal olduğu için tuttuğunda ezilen domateslere ağız burun kıvırıyorsun, hormonlu, tornadan çıkmış gibilerini alıyorsun... Ne işe yaradı senin pazara gitmen?

Kocanız da, bu satırları okuyup, size akıl verecek şimdi... Söyleyin ona, ukalalık etmesin, götürün aktara, hatmi çiçeğiyle zencefili birbirinden ayırt etsin, ondan sonra konuşsun!

Enginar, börülce, radika, cibes pişirmekten haberin yok; gazetelerin tiraj almak için kıçından uydurduğu kıçımın uzmanlarından fıldır fıldır brokoli tarifleri öğreniyorsun... Brüksel lahanası yiyerek mi AB’ye gireceğini sanıyorsun?

Çin’den bal getiriyorlar mesela... Taaa Arjantin’den, Meksika’dan bal getiriyorlar. Neymiş efendim, içinde genetiği değiştirilmiş organizma olabilirmiş falan... İçinde tavuk ibiği, maymun kulağı olmadığına şükredin! Ben iddia ediyorum... Kaşla göz arasında frankeştayn ürünlere kapıları açan arkadaşlarla, Amerikan çiftçilerinin avukatı profesörlerimiz, sırf karakovan balına sahip çıksa, Şemdinli’de, Pervari’de terör bile azalır, terör bile.

Uzatmayayım.

Mutfak genetiğimizi kaybettik biz.

Elin adamı, mısırdan, soyadan, domatesten önce beynimizin DNA’sını değiştirdi!
Hurrraaa diye köyden kente göçerken, dışarda tıkınmayı şehirleşme zannettik. Ambalajlı ürün tüketmeyi, zenginleşme zannettik.

Dolayısıyla, ya kafayı değiştirip, özümüze döneceğiz... Ya da ne verirlerse onu yiyeceğiz.

11 Ocak 2011 Salı

Hayat devam ederken....


Annemin türlü sabotelerine rağmen diyetime devam,tabii ki spora da.3 gün önce spordan dönüp Kayra'yı almak için annemlere uğradık, eve inecekken birden elimize tutuşturulan tabaklarla kalakaldık."Anne bu ne ya?","Size tatlı yaptım,eve gidince yiyin."
"Anne farkında mısın,biz spordan geliyoruz" "Yaptım artık,yiyin,ziyan olmasın" "Anne ben bunu yemem,verme,sporu boşuna mı yaptım birbuçuk saat boyunca,daha terim soğumadı ya..." "Sen yemezsen Necdet yer" "Anne o da spor yaptı,yemesin" derkeeeeen eşim alıyor tatlıları,eve iniyoruz.Eşimin yüzüne şaşkın bakarken, hoooop dört lokmada üstü kakaolu dondurmalı pudingi mideye indiriyor. Ben ağzıma bile sürmüyorum,hatta görmek bile istemiyorum.
     2 gün sonra sabah kapı çalıyor,kardeşimin elinde bir tabak, "Annem size börek gönderdi,kahvaltıda yerler dedi" diyor. "E biz kahvaltı yaptıııık, sen bunu geri götür,hem biz diyetteyiz" "Götüremem, Necdet yer" "Necdet de yemesin" "Yesin,yesin" derken elime tutuşturuluyor tabak, masaya koyuyorum, üstüne de kağıt havlu örtüyorum gözüm görmesin diye. (Gerçi kokusu buram buram geliyor ) Yine ağzıma bile sürmüyorum. Gizliden gizliye de kendimle gurur duyuyorum "Bak ne güzel, irademe sahip çıkıyorum, ağzıma sürmüyorum":)))

          Bugün evdeydim yine, oğlum ve kardeşimle dışarı çıktık, dolaştık biraz. Hava oldukça güneşli ve ılıktı. Genelde kardeşim konuştu, ben dinledim, arada yorum yaptım, etrafı inceledim biraz da... Kışın ortasında (gerçi pek kış denmez ama) açan pembe-fuşya çiçekler gördüm ağaçların dallarında. O kadar mutlu oldum ki... Kışın ortasında taptaze çiçekler... Bir yandan da üzüldüm, inşallah don olmaz da ölmezler diye.
Eve geldiğimizde oğluma kek yapmaya karar veriyorum,tabii ki ben yemeyeceğim, mümkünse eşim de yemesin. Oğluma kadarını ayırıcam, fazlasını buzluğa kaldırıcam, yiyeceği zaman dolaptan çıkarır,çözülünce yediririm.
        Annem anlattı, geçen gün yatağın üstüne oturtmuş, eline de ayna vermiş oyalansın diye, elini yıkamaya gitmiş. Geldiğinde bir de ne görsün? Oğlum elindeki aynaya yansıyan güneşi duvara yansıtıyor, bir aynaya bakıyor, bir duvara bakıyormuş, annemin tabiriyle" deney yapıyor" muş:))) Şaştık kaldık 11 aylık bebeğin böyle  neden-sonuç ilşkisi kurmasına.     
          Televizyonda haberler başlıyor, "ben haberlere küsüm" aslında ama mutfaktayken gayri ihtiyari kulak kesiliyorum televizyona,kanal değiştirmiyorum. İlk haber "5 askerin düşen helikopterde şehit olması", ikinci haber " Kıvırcık Ali'nin trafik kazası sonucu hayatını kaybetmesi" Haberlere bir kez daha küsüyorum,kalbim yine paralanıyor, televizyonu kapatıyorum, ne çare... Ben televizyonu kapattım diye ne 5 şehidimiz geri gelecek, ne de Kıvırcık Ali hayata dönecek... Geride kalanları düşünmek bile istemiyorum... Öğleden sonra yolda gördüğüm, kışın ortasında hayat bulmuş pembe çiçekler gözümün önüne geliyor, hepsini kalbimden şehitlerimize ve Kıvırcık Ali'ye yoluyorum...                      
              

8 Ocak 2011 Cumartesi

Başbelası "bebe bisküvileri"...

  
Artık ciddi ciddi kilo vermem lazım. Bahara yenilenmiş olarak girmeliyim.13 kilo fazlam var ve biran önce bu 13 kilonun benden uzaklaşması gerekiyor.
    Tabii bu kilolar durup dururken oluşmadı, 7 sene yeterli oldu bu kilolar için ama 60 ı hamile kaldığımda geçtim.Doğum yaptıktan sonra tartıldığımda 66 kiloydum,şimdiyse 69. Nasıl mı? Çok kolaaaay!!!   :((((( Düzensiz gece uykuları(Kayra'm sağolsun), yorgun yorgun geçirilen gün, derken enerji için ihtiyaç hissedilen karbonhidratlar, zevkle yenen tatlılar, harcanamayan kaloriler, aklımın fikrimin uzunca bir müddet uykudan başka bişeyde olamaması,hareketsiz ve yorgun geçen günler,......ve son zamanların favorisi BEBE BİSKÜVİSİNİ SOĞUK SÜTLE KARIŞTIRIP KAŞIKLAMA ritüelleri.....

        "Yeteeeeeeer!!!!! Bu kadar sermemeliyim kendimi....Hooooop! Toparlan artık,hiç yakışmıyor bu iradesizlik, tombul kedi garfield mı olmak amacın? " dedim ve silkelendim...

        Geçen haftadan beri bir spor salonuna gidiyorum, haftada 3-4 gün 1,5 saatten toplam 4,5-6 saat sporum var artık mis gibi.... Yemeklerime kişi başı 1 tatlı kaşığı olacak şekilde zeytinyağ koyuyorum,salatalarıma da....Ekmekte ise önceden olduğu gibi çavdarlı veya tam tahıllı, her öğünde 1 dilim olacak şekilde tüketimim devam ediyor. Hep atladığım ara öğünlerimi ise elimden geldiği kadar atlamamaya dikkat ederek, hatta ara öğünlere analardan bile fazla önem göstererek başlamış durumdayım yeni yeme düzenimde.Bol su içmeye dikkat ediyorum.Ağzıma tatlı herhangi birşey sürmemeye çaba sarfediyorum. Mümkün olduğunca fazla hareket ederek günü geçirmeye çalışıyorum,baharda daha da güzel olacak bence, kuzumu da alıp yürüyüşe çıkarım sporun yanında,çok da iyi olur.
           Ne güzel di mi....Herşey toz pembe ilerliyor .....mu? HAYIIIIR!!! Çünkü canım hala bebe bisküvili süt kaşıklamak istiyor. Tutabildiğim kadar tutmalıyım kendimi ama çok zor benim için. Oğlum ne zaman kahvaltıda ekmek yemeye başlayacak yaaa? Kahvaltısını hazırlarken bile mis gibi kokuyor burnumun dibinde. Hiç aklıma gelmezdi, çikolatayı bile bu kadar özlememek, bebe bisküvisi tiryakisi olmak.

NOT: Siz siz olun bebe bisküvisinin üzerine onları ıslatacak kadar süt döküp bulamaç haline getirip yemeyi denemeyin, aklınızdan bile geçirmeyin, sonra benim gibi bu tiryakilikten kurtulmak için çareler aramaya mecbur kalabilirsiniz.


     Hadi bana kolay gelsin, zayıfladıkça sizi haberdar ederim, ne kadar ilgilendiriyorsa? Amaç paylaşmak değil mi? Kilomu da sizinle paylaşayım ne olur? Hatta mümkün olsa da bir kısmını kilo almak isteyenlere hediye edebilsem...Süper olurdu....

5 Ocak 2011 Çarşamba

Ne güzel....

Ne güzel ; en son 5 yıl önce yüzyüze geldiğim dostlarımı tekrar karşımda görmek, hem de 1 nüfus artmış halde...
Ne güzel ; eski okul arkadaşımın beni düşünüp telefona sarılması, ne güzel şubat tatiline dair planlar yapmamız beraber,
Ne güzel ; başka bir şehirde, yüzünü hiç görmediğim, internetten tanışıp işbirliği yaptığımız arkadaşımın bana güvenmesi, güvenip sorumluluk vermesi, başaracağıma inanması,
Ne güzel ; insanın kendisini özel hissetmesi,
Ne güzel ; hatırlanmak, özlenmek,güvenilmek, değer verilmek...
Ne güzel, ne güzel.......

31 Aralık 2010 Cuma


Yeni yıla dair kafamda bir sürü düşünce... Aslında bugün ve gece beni bıraksınlar istiyorum kendi halime. Düşünmeye çok ihtiyacım var...Düşünmeliyim,planlar yapmalıyım,hayaller kurmalı ve o hayalleri nasıl gerçekleştirebileceğimi tasarlamalı,kendime bir yol haritası çizmeli(bir değil bir sürü yol haritası aslında),uyumalı,dinlenmeli,biraz daha daha daha düşünmeli ve hayal kurmalıyım yine... Çok ihtiyacım var buna... Madem önüne geçemiyorum geçen zamanın, o zaman mümkün olduğunca ben ayak uydurmalıyım zamana... Neler neler yapmalıyım:
* Öncelikle en az bi 10 kilo vermeliyim,yeni yılda daha fit olmalıyım.
*Yeni eğitim yılına hazırlanan tasarıdaki "üniversite mezunlarına sınavsız ikinci üniversite" imkanından yararlanıp hedefim olan bölüme girip yeniden öğrenciliğe başlamalıyım.
*Elimden geldiğince çok ihtiyaç sahibi çocuğu ve yaşlıyı sevindirmeliyim.
*Dans kursuna kaldığımız yerden devam etmeliyim ve profesyonelleşmeliyim(tabii eşim de isterse)
*Yurtdışında öncelikle görmek ve yaşamak istediğim Yeni Zelanda'ya bi ayak basmalıyım en azından.
*Evimizin eksiklerini ve dekore edilecek yerlerini tamamlamalıyım.
*Yeni arkadaşlar edinmeliyim.
*Oğlumu hayata hazırlamaya tam gaz devam etmeliyim.
"Arkadaşlarıma çeşitli sürprizler hazırlamalı,hem onları mutlu etmeli,hem de kendim mutlu olmalıyım.
*Mümkünse ilkokul öğretmenimi ziyaret etmeliyim.
*Bol su içmeliyim (hiç sevmiyorum su içmeyi)
*Bol bol kitap okumalıyım,
*İstanbul'da keşfedemediğimiz yerleri de biran önce keşfetmeli ve şehir dışından gelecek arkadaşlarımı keyifle gezdirmeliyim.
*Ankara'ya gitmeli,Ayça'nın yeni evini görmeli, çoooook uzun sohbet etmeli, Nilay'ın yeni doğan oğluşunu koklamalı,müsait olursa Filiz hn. ile biraraya gelebilmeli,Ankara Çankaya-Oran şehri-Dikmen sırtlarıyla özlem gidermeli,Kızılay'da turlamalı,Gölbaşında piknik yapmalı,Tunalıhilmi'de yürümeliyim.Uzun süredir görüşemediğim arkadaşlarıma sürpriz yapmalıyım. 
*.........
Daha da uzayacağa benziyor bu liste. Başka fikri olan varsa yorumlar bölümünde bi zahmet hatırlatmanızı veya öneride bulunmanızı bekliyorum...

NOT:Hesabı kitabı bitirebilirsem eğer,bizimkilerle biraz da eğleneceğim herhalde,hep plan hep plan nereye kadar di mi:))))

Yeni yıl yeni yıl yeni yıl yeni yıl sizlere kutlu olsun,
Yeni yıl yeni yıl yeni yıl yeni yıl bizlere kutlu olsun..........