17 Ocak 2011 Pazartesi

Amerika mı, İstanbul mu?

              
        Yıllardan beri eşimle şikayetçi olduğumuz, kendimizce çözüm üretmeye çalıştığımız, çalıştıkça her seferinde şaşkınlıkla geri dönüş alamadığımız, ancak yine de çabalamaktan yılmadığımız bir konuyu ele alıcam.
      Sabah "Doğan Cüceloğlu'nun resmi web sitesini inceliyorken rastladım aşağıdaki yazıya.
          "Amerika’dan dört misafirimiz geldi; güzel bir Eylül günü, Bir Bodrum koyunda, teknede oturduk, eşim Yıldız’la birlikte, altı kişi sohbet ediyoruz.
           Sharon, altmış yaşlarında, Annesi, babası Amerika’ya İtalya’dan gelmiş. Kocası Robert, karısından belki iki yaş ilerde, onun da anası babası İtalya’dan gelmiş. Her ikisi de New York’ta doğup büyümüşler. Bill, otuz yedi yaşlarında annesi Amerikalı, babası bir Akdeniz ülkesinden, Suriye olabilir ve Diane, otuz iki yaşlarında, Sharon ve Robert’ın kızı; Bill ve Diane iki yıllık evliler.
Sharon , “Ben küçük kızken, Pazar aile günüydü. Kiliseye giderdik, daha sonra tüm aile birlikte yemek yerdik ve yakınlardaki amcalara, halalara, dayılara, teyzelere gidilirdi. Bütün dükkânlar kapalı olurdu. İstesen de alışveriş yapamazdın. Televizyon yoktu.”
Bill: “O ziyaretlerin çoğu, gitmezsek ayıp olur, ziyaretleriydi. Şimdi artık insanlar gerçekten istiyorlarsa gidiyorlar.”
Robert: Herkes birbirine yardım ederdi; hatta bazı aileler kendi çocuklarından önce amca ve halalarına yardım etmekle yükümlüydü. Büyük baba ve büyükanne çok ciddiye alınır, onların istekleri yerine getirilirdi.
Diane: Amerika’da şimdi üç şey önemli: Bunlardan birincisi, iyi para kazanmak ya da iyi para kazanıyor olarak görünmek. İkincisi, mutlu görünmek. Mutlu ol ya da olma, o pek önemli değil, ama mutlu görünmek zorundasın. Üçüncüsü de, iyi bir aileye sahibi olmak. Birlikte yaşadığın eşin ve çocuklarınla birlikte mutlu bir hayatın olduğunu göstereceksin.
Yıldız: Bana öyle geliyor ki, bütün o mutlu görünme çabasının altında Amerika’da çok yaygın bir yalnızlık var. İnsan sorunlarla boğuşurken dertleşebileceği, içini dökebileceği kimseyi bulamıyor orada. Nereden biliyorum? Otuz iki yaşlarında orada öğretmenlik yapan bir Türk bayan var; hayatında zorluklarla karşılaştığı zaman konuşacak kimseyi bulamadığını söylüyor. Amerika’ya gittiğim zaman elde ettiğim genel izlenimler de onun söylediğini doğrular yönde. Sanki, yakın dostluklar oluşamıyor, orada.
Diane: İnsan sorunlarını paylaşmak ve o sorunlardan kurtulmak için terapi amaçlı uzmana gidiyor, ama kanımca o yalnızlıktan kurtulmak için terapist bir çare değil.
Sharon: Şimdi herkes televizyonun karşısında başka bir arkadaş yerine televizyonu seçmiş durumda. Ama iyi bir arkadaşın yerini televizyon tutabilir mi? Her insanın içini dökebileceği iyi bir arkadaşa ihtiyacı var.
Robert: Ben diğer insanların sorunlarını çözmeye yönelmiş biriyim. Öyle yetiştirildim. Evet, diğer insanların sorunlarını çözmeye yöneliyorum, ama o sorunlar hakkında elimden bir şey gelmiyor. Yardım etmeye çalıştığım insanların çoğunun sorunları benim etki alanımın dışında kalıyor.
Bill: Bir insanın sorunlarını bir başkasının çözmesi ne kadar doğru? Bir kere çoğu kere o insanın sorunlarını bir başkası çözmez. İkincisi, çözebilse bile, gerçekten o insana yardım etmiş oluyor mu? O insana ancak kendi sorunlarını çözmesinde yardımcı olunabilir. Başkalarına yardım etmeye çalışırken gereksiz stres altına da girmiş olursun.
Robert: Aynen öyle, diğer insanların sorunlarını çözmediğim gibi, kendim de eve gergin ve stresli gidiyorum.
Bill: Ben eski günlerin güzel günler olduğu kanaatinde değilim. O günlerde insanlar üzerinde bayağı zorlama vardı. İnsanlar pek özgür değillerdi. Şimdi insanlar daha özgürler, gerçekten ailesiyle birlikte olmak isteyen insan şimdi daha bilinçli olmak durumunda. Ama ailesiyle birlikte olmak, arkadaşları ve dostlarıyla ilişki içinde olmak, ayıp olmasın diye değil, gerçekten istendiği zaman yapılabiliyor. Bilinçli insanlar ailenin ve arkadaşların değerini anladıkça kendi ortamlarını oluşturacak ve zorunlu olduklarından değil, kendileri istediği için özgürce ilişkilerini yapılandıracaklardır.
Sizlerle teknedeki bir sohbeti paylaşmak istedim. İnsanların kendi yaşamlarını yaşayamamaları, zorunluluk olduğu için ilişki kurmaları yanlıştır, diyerek bireyselliğe, kendi hayatını yaşamaya yönelmiş bir Amerikan toplumunda Sharon ve Robert eskiye özlem duyuyor. Genç kuşağı temsil eden Bill sorunun farkında, ama yeni bir bilinç gerekli, eskiye gitmek doğru değil, diyor.
Öyle anlıyorum ki, insanlık tarihinden bir sayfa daha açıldı. Belirli türden sorunları çözen bir kuşak, “oh biz bu sorunları çözdük, ne mutlu siz yeni kuşağa” derken, aslında farkına varılması birkaç kuşak alacak yeni sorunlara gebe bir sosyal yapıyı da aktarmaktadırlar. Bu yeni sorunların farkına varılması yıllar alacak ve daha sonra çözümü daha yeni bir bakış tarzını gerektirecektir. "


           Diyaloglar dikkatli okunmalı ve bundan gerekli ders çıkarılmalı bence.
          İstanbul'a geldiğimizden beri arkadaş edinme ve hayatı paylaşabileceğimiz insanlara ulaşma konusunda sıkıntıdayız. Örneğin; İstanbul'da oturduğumuz ilk evde karşı komşumuz bizim yaşlarımızda ,4 yaşında oğulları olan genç bir çiftti. Erkek çalışıyor,haftasonları evde, bayan ise ev hanımı,çocuğuyla ilgileniyordu. Yani öyle işten güçten,koşturmacadan başlarını alamayan kimseler değillerdi. Ara sıra kapıcı çöp toplarken zillere bastığında yüzyüze geliyor, kısa bir "iyi akşamlar" dan sonra kapıyı kapatıyorduk. Daha sonra komşumuzu çaya davet etmeye karar verdik, tam 8 ay boyunca bıkmadan (ve yüzümüz kızarmadan,biraz gurursuzca-gurur yapmak bu konuda ne kadar doğru bilemeyeceğim) davetimizi yineledik, 8. ayın sonunda lütfettiler çok şükür. Ondan sonra da görüşmeye devam ettik, ancak her görüşmemizde televizyonun karşısına geçip takip ettikleri diziyi açıp ona odaklanmalarındaki ısrar eşimle beni yavaş yavaş sinirlendirmeye başladı.Gecenin sonunda beraber ettiğimiz sohbet yok gibi birşeydi. Diziye bakıp bakıp yorumdan başka birşey yoktu ortada. Yeni evimize bir sene sonra taşındık ve artık biz görüşmek istemedik onlarla. Biz , hayatı paylaşacak kimselerle arkadaş olmak istiyoruz, diziyi paylaşmak değil amacımız. Kaldı ki, eşimin de benim de izlediğimiz bir tane bile dizi yoktur. Bu tür deneyimleri birçok kez yaşadık şu 4 yılın içinde. Şu an oturduğumuz binada da komşularımızı davet ettik, daha sonra selam vermekten ve aynı asansöre binmekten bile imtina eder oldular, gariplik bizde mi , onlarda mı çözemedik....
            Arkadaşlarımızın ve dostlarımızın çoğu Ankara'dalar. Kalbimiz onlarla,ancak insanın yaşadığı şehirde de arkadaşı, ahbabı olması gerek. Hafta sonları nereye gidelim, ne yapalım sıkıntısı yerine, kiminle görüşelim sıkıntısı çekiyoruz.
          Yukarıda,Doğan Cüceloğlu'nun yazısında kırmızıyla işaretlediğim yerler, özellikle dikkatinizi çekmek için işaretlendi tarafımca. Amerika'da üç şey önemliymiş,birincisi; iyi para kazanmak ya da kazanıyor görünmek. Peki bizde durum farklı mı? Anadolu'daki yaşamı bilemiyorum şu an, ama İstanbul'da da durum aynı. Kimle konuşursan konuş, hepsinin tuzu kuru, işleri gayet iyi, çoğu bir giydiğini bir daha giymez, evde yemek pişmez,dışarıda yenir ya da dışarıdan ısmarlanır, ama hemen hepsinin de kredi kartları borç batağındadır.Bir yandan gösteriş derdindeler, diğer yandan kimse benden beş kuruş yardım talep etmesin derdinde.
        İkinci önemli şey;Amerika'da mutlu görünmekmiş. Mutlu ol ya da olma, o pek önemli değilmiş, ama mutlu görünmek zorundaymışsın.Pekiiii İstanbul'da nasıl? Herkes işinden,eşinden,çocuklarından,yaşadığı yerden,yaşama şartlarından memnun,nasıl oluyorsa? Bakmayın siz öyle televizyonlarda trafikten, geçim derdinden, keşmekeşten yakınanlara. Yüzyüze gelin bakalım kimse yakınacak mı yüzünüze. Zaten şartları değiştirmek için de kimsenin bir çabası yok.
       Üçüncüsü de, iyi bir aileye sahibi olmakmış. Birlikte yaşadığın eşin ve çocuklarınla mutlu bir hayatın olduğunu gösterecekmişsin. Biraz önce de belirttiğim gibi, kimse eşiyle,çocuklarıyla,ana-babasıyla yaşadığı problemi birbiriyle paylaşmaz, sen anlatırsan kırk kapı duyar ama...Herkes en iyi eşe, en akıllı ve çalışkan çocuğa, en sorunsuz anne-babaya sahiptir. Keşke öyle olsa....

      Ben de İstanbul için Amerika'yla aynı sonuçları çıkarıyorum. Bence de tüm bu mutlu görünme çabalarının altında, yaygın bir yalnızlık yatıyor, hatta insanlar bunu benimsemiş durumdalar,rahatsız da değiller.Derdinizi paylaşabileceğiniz, içinizi dökebileceğiniz kimseyi bulamıyorsunuz, kimse de derdini zaten size anlatmıyor.Böylelikle de yakın dostluklar oluşamıyor,herşey yüzeysel,sadece bulunduğunuz anı ve mekanı paylaşıyorsunuz.Herkes televizyonun karşısında ,başka bir arkadaş yerine televizyonu seçmiş durumda. Ama iyi bir arkadaşın yerini televizyon tutabilir mi? Her insanın içini dökebileceği iyi bir arkadaşa ihtiyacı var.,
            Şimdi size soruyorum: İnsan ilişkileri açısından İstanbul'un Amerika'dan ne farkı var? Eğer bu medeniyetin bir sonucuysa; ben medeniyeti istemiyorum. Aslında medeniyetin değil yozlaşmanın sonuçlarını yaşadığımızı düşünüyorum....
                
      

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder